|
Sakarya, milat öncesi uygarlıklar döneminden Osmanlı
Devleti’ne, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarih
çizgisinde, Anadolu’ya renk veren kültürlerin
birleştiği, 19. yüzyılda başlayan göçlerle, Kafkaslardan
ve Balkanlardan gelen toplulukların oluşturduğu ve bu
kültürlerin barış içinde yaşadığı bir ildir.
Sakarya hem tarihi hem de bugünü ile Türkiye’nin bir
özeti niteliği taşımaktadır. Farklı coğrafyalardan
gelmiş olmak ve farklı kültürlere sahip olmak Sakarya’da
ayrıştırıcı değil birleştirici ve kaynaştırıcı bir rol
oynamaktadır.
Selçuklular devrinde, Anadolu’nun tamamı hakimiyet
altına alınınca bu nehre ve çevresine Sakarya adı
verilmiştir. Sakarya ismi Türkler tarafından özellikle
verilmiştir. Daha önceki isimlerinden ayrı, özgün bir
isimdir.
Adapazarı’na gelince; Sakarya’nın merkezi olan
Adapazarı, adını eskilerde bu alanda kurulan bir
pazardan almaktadır.
KRALLIKLAR DEVRİNDE SAKARYA
Sakarya ilinin bilinen tarihi Hititlerle başlamaktadır.
Çünkü Anadolu’da ilk siyasi birliği Hititler
kurmuşlardır. Bu dönem de M.Ö. XIII. Yüzyıllara rastlar.
M.Ö. 1200 yıllarında Hint-Avrupa asıllı ve Deniz
Kavimleri denen topluluklar, Friglerle birleşerek Hitit
egemenliğine son vermişlerdir. Bu kez Frigler Sakarya
Irmağı ile Büyük Menderes’e kadar olan bölgeye sahip
oldular. Sonra da hakimiyet alanlarını doğuda Kapadokya,
batıda da Kilikya (Adana)’ya kadar genişlettiler.
Başkent ise Gordion şehriydi. Sakarya Irmağı ile Ankara
arasında yoğunlaşan Friglere M. Ö. VII. Yüzyılın ilk
yarısında Kafkasya üzerinden Anadolu’ya gelen Kimmerler
son vermiştir. Aynı dönemde Ege bölgesine Lidyalılar
hakim olmuşlar ve hakimiyet alanlarını Sakarya’yı da
içine alacak şekilde genişletmişlerdi. Ancak milli bir
ordu meydana getirememeleri, Lidyalıların ömrünün kısa
sürmesine yol açmıştır.
Yukarı
SELÇUKLULAR DEVRİNDE SAKARYA
XI. yüzyılın başlarında 1015 ile 1021 yılları arasındaki
Kafkasya’dan Anadolu’ya keşif harekatı olarak yapılan
ilk akınları Çağrı Bey gerçekleştirmiştir.
Anadolu’nun fethi amacıyla girişilen esas akınlar ise,
23 Mayıs 1040 tarihindeki Dandanakan zaferinden sonra
kurulan Selçuklu Devleti’nin hükümdarı Tuğrul Bey’in
öncülüğünde 1048’den 1055 yılına kadar aralıklarla devam
edildi.
Bundan sonra da her yıl akınlar sürdü.
Alpaslan da Çağrı ve Tuğrul Beyler gibi Batıdaki
genişleme siyasetine devam etti. 1064’de Ani ve Kars
kalelerini ele geçirdi. Komutanlarından bazılarını
Anadolu’ya akınlar yapmaları için görevlendirdi. Bu
akınlar zamanla Urfa ve Antakya yoluyla Malatya’ya kadar
genişledi. Hatta zaman zaman Sakarya Irmağı’na kadar
uzadı.
26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi, Bizans savunma hattını
yıkarken, Anadolu’nun kapılarını da Müslüman Türklere
açıyordu.
Yukarı
OSMANLILAR DÖNEMİNDE SAKARYA
1071 Malazgirt Zaferi’ni müteakip Selçuklular, Horasan
bölgesindeki Türk aşiretlerini Anadolu’ya
yerleştirmişlerdi.
Osmanlı Devleti’nin özellikle İstanbul’un Fethin’den
sonra, tüm Anadolu ve Balkanlarda istikrarı sağlaması ve
müreffeh bir toplum yaratmasıyla başlayan süreçten
Adapazarı ve çevresi de nasibini aldı. Osmanlının çöküş
dönemlerine kadar Sakarya bölgesine sulh ve sükun egemen
oldu.
Ancak çöküş dönemlerindeki olumsuzluklar Sakarya’yı da
olumsuz etkilemiş, özellikle 2. Mahmut dönemindeki
Ayanlık sistemi bölgeye de zarar vermiştir.
Öte yandan bu dönemlerde Adapazarı bölgesine, çok önemli
miktarda mülteci akını olmuştur. Bu akınları doğuran
olaylar, 1853 Kırım Savaşı, 1850-60 arası Şeyh Şamil
olayı ve 1877-78 Osmanlı-Rus (93 Harbi) Savaşı’dır.
Ayrıca gerek Balkan Savaşları, gerekse II. Meşrutiyetin
ilanından sonra Bosna-Hersek’in Avusturya’ya geçmesiyle
çok sayıda göçmen Adapazarı’na yerleştirilmiştir. Bu
göçler, bugünün Sakarya’nın zengin kültürel varlığının
oluşmasına da zemin hazırlamıştır.
Yukarı
KURTULUŞ SAVAŞINDA SAKARYA
Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu müfettişliğine atanmış ve 19
Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştı. Havza ve Amasya
genelgelerini yayınlayıp kongreler yaparak Kurtuluş
Savaşı’nı başlatmıştı. Üç yıl boyunca devam eden Milli
Mücadele hareketinde ve Kuvay-ı Milliye’nin kurulması
aşamasında Adapazarı ön saflarda yerini almıştır.
Adapazarı’nda ilk müfrezeyi kurmakla Yüzbaşı Rauf,
Yüzbaşı Ramiz ve Trabzonlu Doktor Raik
görevlendirilmişlerdi. Onlar da Meto Hüseyin ve Mehmet
beylerin katkılarıyla bu görevi tamamlamışlardı. Aynı
anda Adapazarı, Hendek ve Geyve’de de Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetleri kurulmuştu. Düşman ise paralı ajanlar
vasıtasıyla ayaklanma çıkarma çabasını sürdürmekteydi.
Adapazarı’nda Kuvay-ı Milliye teşkilatını kurup, Mustafa
Kemal Paşa’ya bağlılık mesajını çekenler şunlardı:
Belediye Başkanı Fahri Bey, Müderris Harun, Ali Faik,
Adil Hasan, İşadamı Metazade Hüseyin, Mehmet Sıtkı, Ömer
Faik, Fabrika Müdürü Necmettin, Dava Vekili İbrahim ve
emekli binbaşı İsmail Hakkı Bey.
Ayrıca Adapazarı çevresindeki Türk gençleri çeşitli
çeteler oluşturarak, Ermeni ve Rum çeteleriyle mücadele
ediyorlardı. Bunların belli başlıcaları Hendek, Akyazı
ve Sapanca bölgelerini kontrolünde tutan Kazım Kaptan
Grubu, Kaynarca yöresinde Rum ve Ermeni çeteleriyle
savaşan Halit Molla Grubu ve Karasu ile Kandıra
bölgesinde Ermeni çetelerine göz açtırmayan İbsiz Recep
grubuydu.
10 Mayıs 1920’de Ahmet Anzavur Adapazarı ve Geyve
bölgesinde ayaklanmış, ancak bütün savaşları
başarısızlıkla sonuçlanarak 22 Mayıs 1920’de İstanbul’a
gitmiştir. Kuvay-ı İnzibatiye de Eskişehir-İstanbul tren
yolunu açmak ve Geyve Boğazı’na hakim olmak amacıyla
ayaklanarak Sapanca ve Adapazarı’nı ele geçirmişse de
Çerkez Ethem tarafından bozguna uğratılmıştır.
İsyancılar Düzce ve Hendek’i ele geçirmişler ancak yine
Çerkez Ethem tarafından etkisiz hale getirilmişlerdir.
Öte yandan 11. Yunan Tümeni İzmit’i işgal altında
bulundururken, 24 Mart’ta Kırkpınar’ı, Sapanca’yı, bir
gün sonra da Adapazarı’nı işgal etmişti. 3 ay süren
Yunan işgalini milli çete grupları dağıtmışlardır.
İşgalin sinyallerini alan Adapazarı halkı önceden şehri
boşaltmıştı. Kimsesiz kadın ve çocuklar da İran
Konsolosluğu’na sığınmışlardı.
28 Mart sabahı Yunan birlikleri Sakarya’yı geçerek
nehrin 500 metre doğusuna ilerlemişlerse de, Türk
kuvvetleri yoğun çarpışma ile tekrar Yunan kuvvetlerini
nehrin batısına püskürtmüştü.
Ahşap Tavuklar Köprüsü birliklerimiz tarafından yakılmış
ve düşmanın köprüyü kullanarak nehrin doğusuna geçmesi
engellenmişti. Aynı amaçla Taşlık Köprüsü de yakılmıştı.
Diğer taraftan görevi Kocaeli bölgesini düşman
işgalinden kurtarmak olan, yeni bir kolordu kuruluyor,
komutanlığına da Albay Kasım Bey atanıyordu. Kasım Bey
Mayıs 1921 başlarında kolordusunu Düzce’den Geyve’ye
naklediyordu. Bir alay Sakarya Nehri boyunca yayılırken,
bir alay da Arifiye-İzmit güzergahına yerleşmişti. Diğer
bir alay da İzmit dolaylarında yedekteydi.
Düşmanın 19. Tümeni ise yeni bir düzenleme çerçevesinde
16 Haziran 1921’den itibaren İzmit’te toplanmaya
başlamıştı ki, esas itibarıyla düşman Bursa’ya
çekiliyordu. Ancak düşmanın Adapazarı’ndan çekilirken
şehri yakmaması için tedbirler alınmış ve Sakarya Bölge
Komutanlığı’nın üç baskın kolu, 21 Haziran 1921 sabahı
erken saatlerde küçük bir çatışma sonucu şehre girmişti.
Osman Kaptan, Kazım Kaptan kuvvetleri ile Molla Halit kuvvetleri
derhal şehirde asayişi sağlamış, Hükümet Konağı’na Türk
bayrağını çekmiş ve kurtuluştan sonraki ilk sabah
ezanını da Halit Molla bizzat okumuştu.
İşte bu yüzden her yıl 21 Haziran tarihi Adapazarı’nın
kurtuluş günü olarak kutlanmaktadır.
Yukarı
ATATÜRK VE SAKARYA
Atatürk Büyük Taarruz arifesin de, hem TBMM Başkanlığı
görevini, hem de başkomutanlık görevini yürütüyordu.
Kocaeli bölgesindeki birlikleri denetlemek için 13
Haziran 1922’de Geyve’ye, bir gün sonra da Adapazarı’na
gelmişlerdi. Atatürk burada, Askerlik Şubesi Başkanı
Baha Bey’in evinde misafir kalan annesiyle buluşup,
geceyi İstasyon karşısında bir evde geçirir. Ertesi gün
Adapazarı’nda konuşmalar yapar ve çarşıyı gezerek Acem
İsmail Efendi’nin dükkanında kahve içer. Öğle namazını
da Orhan Camii’nde kıldıktan sonra İzmit’e geçerek
geceyi orada geçirir. Ertesi gün Fransız gazeteci Claude
Farrere ile görüşür ve birlikte İzmit halkına hitap
ederler. Aynı gün tekrar Adapazarı’na özel bir trenle
döner. Adapazarı’nda Sabiha Hanım İlkokulunu ziyaret
ederek öğretmenlerle sohbette bulunur.
Atatürk 20 Haziran 1922’de Ankara’ya dönecektir. Ancak
ertesi gün 21 Haziran’dır ve Adapazarı’nın düşman
işgalinden kurtuluşunun I. yıldönümüdür. Halkın kurtuluş
törenlerine katılma isteklerini geri çevirmeyerek
dönüşünü bir gün erteler ve çok coşkulu bir şekilde
kutlanan bu törenlere katılır.
Atatürk’ün huzurunda askeri geçit töreni yapıldıktan
sonra, belediyenin önünde toplanan halkla beraber,
Adapazarı gibi Edirne ve İzmir’in de düşman işgalinden
kurtulması için dua edilir. Duayı müteakiben kürsüye
çıkan Atatürk, halka hitap eder. Ardından da annesiyle
birlikte Ankara’ya gitmek üzere Adapazarı’ndan ayrılır.
Atatürk bu ziyaretinden önce de bir kez Adapazarı’na
gelmişti. Atatürk’ün Adapazarı’na ilk gelişi 1920
yılında Batı cephesini kontrol etmek amacıyla Beypazarı,
Nallıhan, Göynük, Taraklı ve Geyve üzerinden Mekece’ye
gelişiydi.O zaman Halit Paşa’yı ziyaretten sonra
birlikleri de teftiş edip Ankara’ya dönmüştü.
Atatürk’ün üçüncü kez Adapazarı’na gelişi ise 1934’te
olur. 13 Temmuz 1934’te Bolu üzerinden Adapazarı’na
gelen Atatürk, doğruca Halkevi’ne giderek yöneticilerle
görüşür ve halka hitap eder. Sonra da istirahat etmek
üzere Hasan Cavit Belül’ün evine gider. Ancak İzmir’de
meydana gelen bir olay dolayısıyla programını
değiştirerek İstanbul’a hareket eder.
Yukarı
SAKARYA ORMANLARI ve TERSANE-I AMİRE
Osmanlı Devleti, özellikle Yavuz Sultan Selim'in Mısır
Seferi'nden sonra Akdeniz egemenliğini ele geçirmek için
denizciliğe ve dolayısıyla donanmaya büyük önem
veriyordu. Bu maksatla Halic Tersâne-si genişletildi ve
başka tersâneler de kurulup kapasiteleri arttırıldı.
Gemi yapım ve onarım çalışmalarının en önemli ana
malzemelerinden biri olan keresteye Tersâne-i Amire her
zaman ihtiyaç duymuştur. Çok eski dönemlerden beri bu
ihtiyacı büyük ölçüde karşılayan bölge, Kocaeli
livâsındaki ormanları içine alan İznikmid (İzmit),
İznik, Yalakâbad, Sarıçayır, Pazarköy, Abısâfî,
Karamürsel, Akhisar (Pamukovva), Geyve, Akyazı ve
Sabanca kazalarından teşekkül etmekteydi. Bu bakımdan
yöredeki "orman denizi", Tersâne-i Amire için "Kereste
Ocaklığı" olarak tâyin edilmişti. Yani, yılda belli bir
miktarın altında olmamak kaydıyla bu bölgeler kereste
temin etmekle yükümlü idiler. Her baharda Donanma-i
Hümâyûn Akdeniz, Karadeniz gibi sulara açıldığından,
yeni gemilerin yapımı ve onarıma ihtiyaç gösterenlerin
yenilenmesi, bol miktarda kereste teminine bağlıydı.
Kereste ve keresteden mâmul maddeler (gemi küreği,
direk, seren, tüfenk kundağı vb), genellikle orman
bakımından zengin olan bu yöreden sağlanıyordu. İzmit
Tersânesi için de bu ormanlardan kereste elde
ediliyordu. İzmit'de görevli olan "İznikmid Kereste
Emîni (Nâzırı)"nin görevi, Tersâne-i Amire'ye kereste
naklini sağlamaktı. Kapudan-ı Deryâ'nın teklifiyle
atanan İznikmid Kereste Emîni, kerestenin dağlardan
kesimi, kıyılara indirilmesi ve İstanbul'a gönderilmesi
yanında, bu hususta ortaya çıkabilecek güçlükleri
çözmekle de sorumlu idi. Balaban-zâde ve Müderris-zâde
Mustafa, meşhur kereste eminlerinden idiler. Kereste
Emâneti'nin hesapları, düzenli olarak defterlere
kaydedilirdi. Acil durumlarda kesim ve nakil işlerini
denetlemek için İstanbul'dan bir "Mübâşir" de
gönderilirdi.
Bunun yanında Tersâne-i Amire'nin, Kocaeli ve Sakarya
yöresinden sağlanan kalas, tomruk, kereste gibi ihtiyaç
maddelerinin Karadeniz'e yahut İzmit Körfezi'ne
indirilmesi ve buralardan gemilere yükletilerek
emniyetle İstanbul'a nakli işleri ile ilgilenen ve
"Tahta Serdârlığı" olarak isimlendirilen bir memuriyet
daha vardı. XVIII. yy. sonlarına ait bazı belgelerde
zikredilen, ancak Osmanlı tarihi ile ilgili literatürde
yakın zamana kadar rastlamadığımız bu memuriyetin, ilk
olarak ne zaman teessüs etmiş olduğu hakkında da
bilgimiz yoktur. Yeniçeri Ocağı'ndan işbilir, çalışkan,
dürüst, nüfuzlu olmasına dikkat edilerek seçilen ve
tâyin olunan "Tahta Serdârları"nın, kereste kesilen
orman ve bölgelerin güvenliği, eşkıyâ ve soygun
olaylarından korunması da önemli görevleri arasında idi.
Kasabalara da tahta serdârı atandığı olurdu. Kocaeli
Sancağı'nda bazı kazaların "Tahta serdarlığı" ile
birlikte "Yeniçeri zâbitliği"nin tek kişinin uhdesine
verildiğine dair kayıtlar vardı.
İzmit'in hinterlandı olan Ada (Ada Karyesi), Akyazı,
Abısâfî, Sarıçayır, Akhisar ve Geyve yöresi, XVI.-XVII.
yy.ın ilk yarısında mavna, kadırga ve baştardaların
sütün ve serenlerinin yapımında kullanılacak ağaçların
temin edildiği üç bölgeden biri idi. Bu malzemeler,
İzmit İskelesi'ne arabalarla nakil olunarak buradan
gemilerle İstanbul'da Tersâne-i Amire'ye taşınıyordu.
Bilhassa kalyon sütün ve serenleri için oldukça
elverişli ormanlara sahip olması sebebiyle Milan Nehri
kenarında bulunan Akçaşehir, Karasu ve Bolu'ya tâbi
Eftani kazalarından ve Foçalar Dağı'ndan kereste temin
edilirdi.
Gemi küreği ihtiyacının bir kısmı da XVII. yy.ın ikinci
yarısına kadar Karasu reâyâsının, avârızları
karşılığında yılda 550 kürek vermeleriyle
karşılanıyordu.
Gemi fenerlerinin içine konulup yakılarak gemilerin
aydınlanmasına yarayan ve fânuslarda yakılmak üzere
baştardalarda kullanılan balmumunun (Şem'-i asel) temin
edildiği birkaç yerden ikisi de, Sakarya yöresindeki
İsmihan Sultan Evkafına ait Karasu ile Çardak idi.
Gemi inşâsı sadece İstanbul ve İzmit'de yapılmıyordu.
Sinop, Amasra, Sakarya Nehri'nin üzerinde ve nehrin
Karadeniz'e döküldüğü ağızda her dönemde gemi inşa
faaliyetleri devam etmiştir. 1515 tarihli bir belgede
Bender-Ereğli (Karadeniz Ereğlisi) İskelesi'nin yıllık
liman geliri 5.484 akça idi. Bu yekûna, Akçaşehir
(Akçakoca) ve Sakarya (Leb-i Sakarya = Sakarya ağzı) da
dahildi. Karasu İskelesi'nin adı belgede belirtilmemiş
olmakla birlikte, sonraki yıllara ait kayıtlarda bu çok
küçük limanın da Bender-Ereğli hesaplarına dahil
edildiğini görmekteyiz. Dolayısıyla bu limandan elde
edilen gelirin de Bender-Ereğli gümrük mukataasının bir
parçasını oluşturduğu tahmin olunmaktadır. Yine
belgelerden öğrendiğimize göre XVI. yy.ın ortalarına
doğru Karasu, Akçaşehir ve Sakarya ağzı' ndan elde
edilen gümrük vergilerinin toplamı, Bender-Ereğli'nin
tek başına elde ettiği verginin yarısı kadardı.
Nakledilen kereste miktarından ve inşa edilen gemi
adedinden, Kefken Tersânesi' nde büyük bir faaliyet
olduğu anlaşılmaktadır. İnebahtı fâciası (1571) akabinde
1572 yılında 15 kadırga, 1703'de de 2 firkate inşa
edildiğine dair belgelere rastlanmıştır:
Şubat 1572'de, inşası emrolunan 10 kadırga için lüzumlu
kerestenin temini maksadıyla Şile, Sabanca, Akyazı,
Konrapa, Göynük, Bend-Ereğli [Bender-Ereğli?] Yenice-i
Taraklı, Geyve ve Akhisar kadılarına hüküm
gönderilmiştir. Nisan 1572 tarihli Kandıra kadısına
gönderilen bir hükümde ise bunlara bir baştarda ve dört
kadırganın inşası ilâve edilmiştir. Yine aynı tarihli,
mütekaid Vezir Mustafa Paşa'ya gönderilen hükümde, 15
geminin ihtiyacı olan kendirin temin edilmesi
emrolunmuştur. Ekim 1572 tarihli İznikmid ve Ada
kadılarına yazılan diğer bir hükümde ise, inşası
tamamlanan 15 gemide çalışan neccar ve kalafatçıların
ücretlerinin ödenmemesinin sebepleri sorulmuştur.
Kefken Tersânesi bir fermanla ihdâs edilmiş ve tâmiri
için, avârızı dîvâniyyeden muaf olmak karşılığında o
yöreden sekiz kişi, kendi istekleriyle
görevlendirilmişti.
Karadeniz kıyısında bulunan Kerpe'de de 1703 yılında iki
firkate inşa edildiğine dair belgeye rastlanmıştır.
Sakarya nehrinde 1571'de 5 kadırga inşa edilmiştir. Bu
tarihte Akhisar, Geyve, Yenice, Göynük ve Akyazı
kadılarına yazılan bir hükümde, önce 15 kadırga inşası
için san'atkâr temini emredilmiş; daha sonra Kandıra
kadısına ve Nuh Çavuş'a gönderilen hükümde bu gemilerden
10'unun inşasından vazgeçildiği bildirilmiştir.
Sapanca'da 1697/98'de iki üstü açık inşa edilmişti.
Ayrıca hâssa (saraya mahsus) kayık ve sandallar ile
hammal kayıklarının yenilenmesi ve tâmiri için de İzmit
ve civarındaki ormanlardan yararlanılmakta ve bölgedeki
kazalardan, satınalma yoluyla kereste temin
edilmekteydi.
Kereste, ormanlardan iskelelere camus arabalarıyla
nakledilmekteydi. Bunun için yolların düzenlenmesi ve
gerekli yerlerde köprülerin sağlamlaştırılması yoluna
gidiliyordu. Meselâ 1700 yılında Sakarya'nın doğu
yakasında kesilen büyük kapudane kalyonuna ait
kerestenin taşınmasında demir dingilli, toprak
tekerlekli top arabası kullanılmış; Sakarya nehrinden
geçirilmesi esnasında ise köprünün tâmiri ve
genişletilmesi gerekmiş; ayrıca kerestenin iskeleye
nakli için 50 çift camuşa ihtiyaç duyulmuştu.
Sakarya yöresindeki köprülerin çoğu, başka bir malzeme
gerekmeden ormanlardan temin edilen kereste ile ahşap
olarak yapılıyor ve tamire muhtaç olanlar ise, gerekli
hammadde kolaylıkla sağlanabildiğinden, daha sür'atli
bir şekilde onarılıyordu.
Kocaeli ve Sakarya "orman denizi" kızılçam, sarıçam,
karaçam, dişbudak, kayın, gürgen, köknar, defne, ardıç,
meşe, ceviz, ıhlamur vb. ağaçlarıyla yüzyıllarca hem
gemi kerestesi ve hem de diğer sanayi ürünleri imalâtı
yanında, İstanbul'un yakacak ihtiyacını da karşılamak
için aşırı şekilde kullanıldı. Kıyılara yakın ormanlar
tükenince, daha içlere gidildi. Sakarya Nehri yoluyla
balta girmemiş kısımlara ulaşmak ve gemi malzemesine
uygun kereste bulmak projeleri geliştirildi. Bu arada
Sapanca Gölü'nü İzmit Körfezi'ne bağlamak
teşebbüslerinde bulunuldu ise de sonuç alınamadı. Üskübi
ve Düzce'nin güneyine düşen Tefeni Gölü'ne ve
etrafındaki girilmemiş orman hazinesine ulaşıldı.
Gemi kerestesine duyulan ihtiyacın devamlı olması
sebebiyle "ocaklık" tâyin edilen ormanlarda ağaçların
rasgele kesilmemesi için devlet, bölgeye korucular
göndererek ve birtakım tedbirlerle ormanları korumağa
çalışmıştır.
Kuzeybatı Anadolu'da su ile çalışan, çeşitli biçim ve
büyüklükte kereste hazırlayan çok sayıda bıçkı vardı. Bu
bıçkıların genellikle sipahî yahut askerî sınıfına
mensub başka kişiler olan sahipleri, odun ve kereste
ticaretinden kâr etmenin yollarını bulabiliyorlardı.
Askerî statü sahibi tâcirler İstanbul' a odun gönderip
fiyatları yükselttikleri gibi, araba ile yapılan
taşımacılığı da ellerine geçirerek yöre halkını geçim
kaynağından yoksun bırakmışlardı.
XVII. yy.ın ilk yarısında İstanbul'daki tüketicinin bir
çeki odun almak için ödemesi gereken fiyatı yükselten
çok sayıda faktör hakkında bazı bilgilere sahibiz.
Eskiden mallarını sâhile getirip çekisi 16 akçadan satan
odun tâcirleri, çeki başına 20 akça istiyorlardı. Taşıma
sektöründeki fiyat artışları ise çok daha dramatikti.
İzmit ve Yalak-âbâd (Yalova) ile İstanbul arasında odun
taşıyan gemiciler eskiden bir çeki odun için 5-8 akça
alırlardı.
Devletin talepleriyle halkın ihtiyaçlarının çatışması,
bazı durumlarda da yasadışı ağaç kesimlerine ve
kaçakçılığa yol açmıştır. İzmit ve Sapanca ormanlarının
derinliklerinde, çoğu Rumeli'den yeni göçmüş olan ve
yoldan geçenleri soyarak geçimlerini sağlayan yasadışı
baltacı toplulukları yaşardı. Kaçakçılar, tersâne için
devlet tarafından ağaç kesmekle görevlendirilen
baltacılara da saldırırlardı.
Kocaeli civarında ormanlık bölgede yaşayan halk, aynı
zamanda kereste ticareti de yapmak da ve elde ettikleri
keresteyi İzmit İskelesi'ne götürüp satmakta idiler.
Ancak devlet, memleket hâricine ve tüccâra kereste
satılmasını yasaklamıştı. Bunun neticesi olarak kereste
kaçakçılığı ortaya çıktı. İzmit ve Sapanca ormanlarının
iç kısımlarında yerleşen Rumelili göçmenler, kanunsuz
ağaç keserek satıyorlardı.
Saray mutfağının odun ihtiyacı da Üsküdar, Akyazı,
Abısâfî, Sarıçayır ve Sapanca ormanlarından sağlanırdı.
Bunlardan başka, eski dönemin hayvanlarla çekilen araba
yapımı da, bölgedeki kereste bolluğu ile açıklanabilir.
I. Dünya Savaşı içinde 1916'da büyük bir tesis olarak
kurulan ve orduya nakliye arabası ve tüfek parçaları
hazırlayan "Araba Fabrikası" nın, Adapazarı sanayi
tarihinde önemli yeri vardır. Cumhuriyet döneminde
"Demir-Tahta Fabrikası" (DA-TA) adını alan ve istasyonun
batısındaki bu fabrika (bugünkü Ziraî Donatım Kurumu),
eskiden sergilere katılacak kadar kaliteli imâlât
yapıyordu.
1919 yılında İstanbul'da açılan bir sergide,
Adapazarı'nın da bir oda takımı ile sergilendiğini
biliyoruz. Bu yılın Ekim ayında İstanbul'da Türk
Ocağı'nda açılan sanayi sergisi ile ilgili olarak şunlar
yazılıdır: "Sergide, özellikle Adapazarı Fabrikası
mâmûlâtından bir oda takımı, sedefçiliğin büyük
san'atkârı Vâsıf Bey'in çeşitli sedef sehpaları, Hâfız
Necmeddin Efendi'nin levha kenarları, kitab kapları,
ebrûlu kâğıtları; Kehribârcı Ali Efendi'nin kehribâr
ağızlıkları, dikkati çeken güzel eserler idi" (M.
Erendil, s. 86-87).
Yukarı
ULAŞIM ve TAŞIMACILIK
Sakarya yöresinde yol yapım hareketlerinin Romalılar
döneminde başladığını biliyoruz. İstanbul'dan Anadolu'
ya gelen anayol, Sakarya köprülerinden geçerek bir kısmı
doğuya (Doğu Bithynia ve Bolu dolayları), bir kısmı ise
Sakarya Boğazı'ndan geçerek Orta Anadolu'ya uzanıyordu.
Osmanlılar döneminde Rumeli ve Anadolu birtakım kollara
taksim edilmişti. Bu durum, iç düzen ve emniyetin
sağlanması ve ekonomik bakımdan çok önemli idi. Bir yol
ve güzergâh üzerinde bulunan kasaba ve şehirlere "kol"
adı verilirdi. Bunlar, "sağ kol", "orta kol" ve "sol
kol" gibi isimlerle birbirinden ayrılırdı. Bu ayırma,
bir nevi coğrafî taksimatı da ifade etmekteydi. XVI.
yy.da İstanbul'un Anadolu ile irtibatını temin eden
yolların ilk durağı Üsküdar idi. Buradan hareketle:
a) Sağ kol: Gebze-İzmit ve oradan
Lefke-Söğüt-Eskişehir-Bolvadin-Akşehir-Konya-Ereğli-Ulukışla-Gülek
Boğazı-Çakıd-Adana-Kurd Kulağı-Payas güzergâhından devam
ederdi.
b) Sol kol: Gebze-İzmit ve oradan
Düzce-Bolu-Koçhisar-Tosya-HacıHamza-Merzifon-Niksar-Şebinkarahisar-Bayburd-Tercan-Erzurum-Kars
üzerinden geçerek İran'a kadar uzanırdı.
c) Orta kol: Gebze-İzmit ve oradan Sapanca-Geyve-Göynük
ve buradan da Bolu-Gerede-Tosya-Hacı Hamza ve oradan
Amasya-Tokat-Sivas-Malatya-Harput-Diyarbekir ve Musul
üzerinden Bağdad'a ulaşırdı.
Bu güzergâhlar üzerinde konaklama yerleri olan hanlar ve
posta menzilleri kurulmuştu. Bunların işleyişi veya
aksayan yönleriyle ilgili günümüze pek çok belge
ulaşmıştır. Meselâ, 1228 (1813) tarihli bir hükümde
Kocaeli ve Hüdâvendigâr sancakları beyine gönderilen bir
yazıda, Sabanca menzilhânesinde menzil beygiri bulmak
hususunda ulakların çektikleri zorluk sebebiyle âcil
işlerin gecikmesine yolaçan menzil eminlerinin ve
Kocaeli sancağı dâhilindeki sâir menzilcilerin
uyarılarak İstanbul' dan Bağdad'a âcil emirler götüren
ulaklara kolaylık gösterilerek sür'atle beygir
sağlanması isteniyordu. İstanbul ve İzmit'den geçerek
Anadolu içlerine uzanan yolun, Sapanca üzerinden geçtiği
göz önüne alınacak olursa han, hamam, cami, imaret,
posta menzili gibi dînî ve sosyal tesislerle süslü olan
Sapanca' nın önemli bir menzil (durak, konak yeri)
olduğu kolayca anlaşılır.
Sapanca, Geyve, Taraklı, Göynük ve Beypazarı üzerinden
Kayseri'ye kadar uzanan Adapazarı bağlantılı Ankara
yolu, bugün olduğu gibi, zamanın en işlek yollarından
biri idi. Bu karayolu üzerindeki fes fabrikasını,
Arslanbey Köyü'ndeki kumaş fabrikasını, Yalova nâhiye
merkezini Dağhamam Kaplıcaları'na bağlayan yollar ise
ikinci derecede önem taşıyan kısa bağlantılardı.
Sakarya yöresi ormanlarından temin edilen kereste ile
zahire ve mahsûlâtın İzmit Körfezi yoluyla İstanbul'a
gönderilmesi her devirde hayatî önemi hâiz olduğundan,
bu mesafenin araba işleyecek şekilde düzenli olmasına
büyük önem verilirdi. Meselâ, İznikmid kãdîsına yazılan
973 (1566) tarihli bir hükümde, Ayan (Sapanca) Gölü'nün
taşması sonucu göl kenarından geçmekte olan anayolun
kapandığı ve "Tersâne-i Amire mühimmi" için gemi
kerestesi taşıyan arabaların geçemediği sebeple, daha
yukarı taraflarda önü taşlarla kapalı bulunan diğer
yolun âcilen açılması istenmiştir.
Diğer zamanlarda özellikle kış mevsimlerinde, aynı yolun
İzmit'e kadar olan bazı bölümlerinin, yağmur ve sel
yüzünden dağlardan toprak kaymaları sonucu balçık ve
batak hâline gelmesi ve ağaçların da yerlerinden sökülüp
yolu kapamaları sebebiyle yolcular ve kereste taşıyan
arabaların geçmesi mümkün olmuyordu. Meselâ, Sabancı
Kadısına ve Kocaili Sancağı muhâfazasına me'mûr Sinan'a
yazılan 967 (1560) tarihli hükümde mezkûr yolun "ta'mîre
muhtâc olan yerlerin ta'mîr idüp ve eyyâm-ı şitâda
balçık olacak yerlerün dahi şimdiden tedârükin görüp
gereği gibi temiz ve pâk" eylemesi sıkıca tenbih
edilmişti.
1878-1887 yılları arasında İzmit-Geyve ve Mudurnu-Bolu
üzerinden Ankara' ya giden kervan yolu düzenli şose
haline getirilmiştir. 1888 yılında ise mezkûr yolun
Akçay Deresi'ni takip ettiği yerden ayrılan bir kolu
Adapazarı'na bağlanmıştır. Geyve-Bolu yolu üzerindeki
güzergâhın elverişli olmaması sebebiyle zamanla
Sapanca-Arifiye üzerinden Sakarya Nehri'ne, oradan Düzce
Ovası'ndan geçen yol ile Bolu ve Ankara'ya kaymıştır.
Osmanlı Devleti'nde köprü yapımına önem verilirdi. Bu
durum, devlet hazinesine büyük külfetler yüklediğinden,
mahallî halkın katkılarına da başvurulurdu. Bu
katkılarına karşılık o yöre halkı, öşür hariç diğer
vergilerden muaf tutulurdu. Köprü tâmir etmek şartıyla
vergiden affolunma hususlarına ait örneklere de çok
rastlanılmaktadır. Meselâ, 1728 yılında Sakarya nehri
üzerindeki büyük köprü ile Sabanca Gölü kenarında
Kuburlu dere diye anılan köprünün onarımı (yenilenmesi)
için "köprücü" olarak tâyin olunan Abısâfî kazası
reâyâsı, örfî vergilerden af edilmişlerdi. Trafiğin
yüklü olduğu ana yollarda bulunan köprülere tâyin
edilmiş köprücülerin sayısı fazla idi. Meselâ, Sakarya
Köprüsü'nün 117, Ada'da [Adapazarı'nda] bulunan Çarka
(Uzun) Köprü'nün 150, Akyazı'daki Dilsiz Köprüsü' nün 6
nefer köprücüleri vardı. Bunlar bir köyden değil, o
civardaki muhtelif köylerden derlenmişlerdi.
Ormanlık bir bölge olan Kocaeli sancağındaki köprülerin
çoğu ahşap olduğundan onarımları daha sür'atli
yapılabiliyordu; tâmir için gerekli hammadde kolaylıkla
sağlanabiliyordu. Meselâ 906 (1501) tarihli "Nişân-ı
Hümâyûn"da, Akyazı tevâbi'inden Dinsor Suyu ve Balıklı
Suyu üzerindeki köprülerin bakım, onarım ve gözetimi
için iltizâm usulüyle tâyin olunan kişilerin örfî
vergilerden "muaf ve müsellem" olduklarına dair hüküm
verildiği kayıtlıdır.
Köprülerin, özellikle kuruluş ve yükseliş devirlerinde
yapılmış olması, şüphesiz o zamanlar devletin malî
gücünün ve gelirinin fazla oluşu ile ilgilidir. Bu
devirlerde yapılan köprüler için pek çok örnek vardır.
Bugünkü Sakarya ili sınırları içinde Sultan Orhan'ın
yaptırmış olduğu büyük köprü ile II. Bayezid'in Osmancık
kasabasında yaptırmış olduğu köprü, sadece Sakarya nehri
üzerindeki örneklerden ikisidir.
Sakarya Nehri'nin trafik bakımından yoğun olduğu ve
köprü bulunmayan yerlerinde "gemicilik" yani taşımacılık
hizmetleri yapılıyordu. Bu hizmet sayesinde can, mal ve
zaman kaybı önlenirdi.
Sakarya Nehri ağzında İncirli İskelesi vardı ve nehir
taşımacılığında önemli bir ulaşım noktası görevini
üslenirdi.
1883 yılında Sakarya nehrinin taşması sonucu halkın bir
kısmı zarar gördü. Bu zararın karşılanması amacıyla
yöreye memur ve mühendisler gönderildi.
1869 yılında belediye teşkilâtının kurulmasıyla şehir
içi yollar, o dönemin geleneği olarak "Arnavut
kaldırımı" şeklinde taşlarla döşenmiştir.
XIX, yy.ın ikinci yarısında önem kazanmaya başlayan
demiryolu ulaştırma ve taşımacılığı sonucu İstanbul -
İzmit hattı inşa edildi (1 Ağustos 1873). Bundan 17 yıl
sonra, ülkeye nüfuz etmeye başlayan Alman sermayesiyle
İstanbul-Ankara hattı projesinin bir kısmı olan
İzmit-Arifiye hattı 9 Haziran 1890'da birleştirildi.
1898'de ise Arifiye-Adapazarı hattı inşa edilerek
1899'da hizmete açıldı. Böylece Adapazarı, İstanbul ve
Ankara'ya demiryolu vâsıtasıyla da bağlandı.
|